Son dönemlerde üzerinde en çok tartışılan konulardan birisi Kentsel Dönüşüm oldu. Farklı bir pencereden bakarak konuya ben de müdahil oluyorum.
Kentsel Dönüşüm 16.05.2012 tarih ve 6306 sayılı ‘Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun’ ile gündeme oturdu. Kanun belki adından dolayı sadece afet riski taşıyan alan ve yapılarla sınırlı olarak yorumlandı. Bu nedenle daha çok parsel ve kısıtlı büyüklükteki alanlarda bina yenileme boyutunda uygulandı.
Kentsel Dönüşüm; kavram olarak daha büyük alanlarda büyük kentsel donanım ve alt yapı ihtiyaçlarını da göz önünde tutarak, ciddi bir planlama sonunda yapılacak bir dönüşümü amaçlamalıdır.
Bu anlamda ülkemizde adı Kentsel Dönüşüm olmasa da ilk ciddi çalışmalar 1962 yılında başladı. 1961 Anayasası ile kurulan DPT (Devlet Planlama Teşkilatı) 1963-1968 Dönemi 1. Beş Yıllık Kalkınma Planı ve 1963 yılı uygulama programlarını hazırlarken büyük kentleri bir kanser gibi kuşatan çarpık yapılardan arındırılması ve yenilerinin yapılmasını önleyecek çalışmalar başlattı. Çarpık yapı fen ve imar kurallarına uymayan gecekondu (başkasının taşınmazına yapılan), kaçak inşaat (kendine ait çoğunlukla hisseli taşınmazlar üzerine yapılan) ve bir nedenle yenilenmesi gereken eski yapıları kapsamaktadır.
Kendimin de uzun yıllar üyesi olduğu akademisyenler, bürokratlar ve konunun uzmanlarının da katıldığı Özel İhtisas Komisyonları’nda çok ciddi çalışmalar yapıldı. Uzmanlar yurt dışında incelemeler yaptı. Yabancı uzmanlar Türkiye’ye davet edildi. Raporlar düzenlendi ve gerçekten konuyu çözecek ciddi kararlar alındı. Bu kararlar doğrultusunda 1966 yılında 775 sayılı Gecekondu Kanunu çıkarıldı. Kanun ile çarpık yapılaşmanın çözülmesi ve önlenmesi için kapsamlı çalışmalar ön görülmüştü.
Öncelikle kentlerin nazım imar planlarının düzenlenmesi, olanların revize edilmesi ve çarpık yapı alanlarının kent bütünü içindeki konumunun tanımlanması sağlanacaktı. Buna göre bir program doğrultusunda sosyal ve teknik alt yapılarının tamamlanmasının ardından bir bölümünün tasfiye (yıkılıp ortadan kaldırılması) edilmesi bir bölümünün de ıslah (düzeltilmesi, fen ve imar kurallarına uygun hale getirilmesi) edilmesi öngörülmüştür.
Asıl etkin çalışma çarpık yapılaşmanın önlenmesine yönelik konularda gerçekleştirilmiştir.
Amaç; kentlerde yeterli imarlı ve alt yapısı tamamlamış arsa üretilmesi, sosyal konut standartlarının belirlenmesi ve konut yapımını hızlandıracak mali ve teknik şartların oluşturulması olarak belirlenmişti. Buna göre;
- Yeterli Arsa Üretimi için Arsa Ofisi Genel Müdürlüğü kurulmuş ve imar planı yapma dahil, hazineye ait tescilli veya tescilsiz taşınmazları kullanma yetkisi vb. çok geniş yetkilerle donatılmıştı.
- Sosyal konut standartları belirlenmişti. Yurt dışındaki uygulamalar dahil, yapılan çok yönlü teknik ve sosyal araştırmalar sonunda 2+1 modüler mobilyalarla donatılmış, bölgenin taşıdığı bütün risk faktörlerine dayanıklı 63 m²’lik faydalı alanlı konut modeli benimsendi.
- Sosyal konut yapacak Yapı Kooperatifleri’ne Gecekondu Fonu’ndan da desteklenerek Emlak Kredi Bankası’ndan uygun konut kredisi verilmesi sağlandı.
Bu doğrultuda yapılan çalışmalar sonunda birçok kentimizde başarılı sonuçlar elde edildi.
Bu gelişmeler olurken iki hikayeyi ‘Unutmadıklarım’ adlı derlememden buraya aktarmak istiyorum.
Birinci hikaye; ‘Sosyal konut standartlarının belirlendiği toplantıda Komisyon Sözcüsü yapılan çalışmaları detaylı olarak açıkladıktan sonra belirlenen modeli maketler üzerinde göstererek sundu. Toplantıya katılan en yetkililerden bir isim, 63 m²’lik kullanım alanını çok yetersiz bulduğunu söyledi. Sözcünün sorusu üzerine kendisinin 4+1, 120 m²’lik kullanım alanlı bir dairede oturduğunu ve kendilerine ancak yettiğini, salonun misafir geldikçe kullanıldığını, yatak odalarının sadece geceleri kullanıldığını, odalardan birisinin oturma odası olarak kullandığını belirtti. Yapılan karşılaştırma sonunda kullanılan alanlar yönünden sosyal konutun daha fonksiyonel olduğu anlaşıldı. Yine de 63 m²’lik kullanma alanı 69 m²’ye çıkarıldı.’
İkinci hikaye; ‘1964 yılında Türkiye’ye davet edilerek kentlerimizi dolaşan ve çarpık yapı alanlarını da inceleyen Alman Şehircilik Profesörü; (Adı ve hazırladığı rapor İ.İ.B’lığı arşivindedir.) “Türkiye benzer olayları yaşayan ülkeler içinde en şanslısıdır. Çünkü çarpık yapıların büyük bir bölümü hazine taşınmazları üzerindedir. Kamu bu alanları planlayıp dönüştürmek isterse bina sahiplerine yapacağı sosyal konutlardan bir konut tahsis ederek bu binaları kolayca yıkabilir. Ayrıca, kentlerin içinde veya yakınında çok geniş askeri alanlar vardır. Bu alanlar da rekreasyon alanıdır, park vb. kamusal tesisler gerektiğinde de kentsel gelişim alanı olarak kullanılabilirler.” değerlendirmesini yapmıştı.’
Sonradan neler olduğunu hepimiz biliyoruz. Her seçimde oy peşine düşen siyasetçilerimiz sayesinde çarpık yapılar yapılmaya devam etti.
1984 yılında çıkarılan imar affı kanunları hazine taşınmazlarını işgalcilerine tahsis ederek kamunun elindeki en büyük Kentsel Dönüşüm silahını bir avuç fırsatçıya hediye etti.
Sosyal konut projeleri ise 1985’ten sonra kredilendirme koşulundan çıkarıldı. Emlak Kredi Bankası önce lüks bina yapımına yöneldi sonra da tasfiyeye uğradı. Sosyal konut kavramı da sadece arşivlerde kaldı.
Şimdilerde ise TOKİ artık tek seçici!
Zühtü Önder
Yönetim Kurulu Üyesi
Rosenberg & Parker Türkiye














