ZÜHTÜ ÖNDER UNUTAMADIKLARIM

June 18, 2020 - RPT, YAZILARIMIZ

UNUTAMADIKLARIM

Eğitim                                                                                                                                                           

1940’lı yıllara ait unutmadıklarımın (ilkokul ve ortaokul yıllarımın) başında eğitim alanında yapılan çalışmalar yer alıyor.

O yıllarda yurdumuzda okuma yazma oranı yüzde 20’ler dolayındaydı. Eğitimcilerin yaptığı değerlendirmelerde Cumhuriyet’in ve onun değerlerinin tam olarak anlaşılamamış olmasının ana nedeni eğitimin yetersiz olmasına bağlanmıştır. Bu sorunun çözümlenmesine yönelik bir dizi reformlar yapılmıştır. Bunlar;

  1. Köy Enstitüleri’nin açılması
  2. Dünya Edebiyatı’na ait klasiklerin tercüme edilip dağıtılması
  3. Halk Evleri’nin, Halk Odaları’nın ve Halk Kütüphaneleri’nin kurulması
  4. Bölge yatılı ilkokullarının açılması
  5. Okuma yazma kurslarının düzenlenmesi olarak özetlenebilir.

KÖY ENSTİTÜLERİ’NİN AÇILMASI

Bu okullar köy okullarına öğretmen yetiştirmek amacıyla 1940 yılında açılmışlardır. Hedef köy çocuklarından seçilen öğrencilerin sadece öğretmen olarak değil; köy yaşamı için gerekli teknik tarım, el sanatları, hayvancılık, arıcılık vb. konularda da rehberlik yapabilecek bilgi ve tecrübelerle donatılması öngörülmüştür. İlk yıllarda mezun olup köyüne öğretmen olarak atananlara tarla, çiftçilik ekipmanları verilerek köylüye örnek olacak bir model yaratılmıştı. Hem öğretmen hem köylü.

Ben şahsen ilkokul 4 ve 5. sınıfları Köy Enstitüsü’nden yetişmiş bir öğretmen ile okudum. Köy okulundan mezun olup Simav Ortaokulu’na kaydoldum. 9 dönem -O yıllarda okullar bir yılda üç dönem olarak eğitim verirlerdi.- iftihar listesinde -Sınıfın en başarılı ilk iki öğrencisi bu listede yer alır, yıl sonunda bütün Türkiye’deki okullarda bu listelerde yer alanlar MEB tarafından hazırlanan bir kitapta ilan edilirdi. Yani Türkiye’de eğitim birliği ve bütünlüğü vardı.- yer aldım.

Ortaokuldan mezun olmak, ortaokul diploması almak için 3. sınıfta bütün derslerden geçerli not almak yetmiyordu. Yılın sonunda Türkiye’nin her ortaokulunda aynı gün ve saat de MEB tarafından hazırlanıp, okullara gönderilen ve öğrencilerin önünde açılan zarflardan çıkan Türkçe, Matematik ve Tabiat Bilgisi sorularını cevaplayıp geçerli not almak gerekiyordu.

DÜNYA EDEBİYATINA AİT KLASİKLER

MEB, batı ve doğu dünyasının klasik eserlerini ayrım yapmaksızın uzmanlara tercüme ettirip bastırmış ve Halk Evleri, Halk Kütüphaneleri ve ortaokul ile daha üstü okullara gönderip okunmasını teşvik etmiştir.

Ben şahsen ortaokulda Türkçe öğretmenimin seçtiği 50’den fazla klasiği okumuş ve yine öğretmenin seçtiği 4 tanesinin dörder sayfa olacak şekilde özetini (kendi algı ve cümlelerimle) çıkarmıştım.

Bu uygulama, çok sayıda genç yazar ve şairin yetişmesine vesile olmuştur.

HALK EVLERİ, HALK ODALARI ve HALK KÜTÜPHANELERİ

Bu dönemde büyük yerleşim yerlerinde Halk Evleri ve Halk Kütüphaneleri, köylerde ise Halk Odaları açılmıştır. Bunlar tam bir kültür merkezi gibi görev yapmışlar, çok farklı etkinliklere ve okuma yazma, el işi, müzik, halk oyunları vb. çok sayıda kurslara ev sahipliği yapmışlardır.

Türk Halk Türküleri’nin derlenmesi de bu etkinliklerin en önemli sonuçlarındandır.

BÖLGE YATILI OKULLARI

1940’lı yılların başında köy okullarının çoğu 3 yıllık eğitim verirken, eğitim uzmanlarının yaptığı kapsamlı çalışmalar sonunda bu okulların 5 yıla çıkarılması, ortaokul ve liselerin 3’er yıl eğitim yapması kararlaştırılmıştır. Ancak her köyde 5 yıllık eğitime imkan verecek derslik ve öğretmen olmadığından 5 yıllık bölge yatılı okulları açılmıştır. Ortaokula devam etmek isteyen öğrenciler en yakındaki bölge yatılı  okuluna kaydolup 2 yıl daha okuyorlardı.

Bu okullardan birisi bizim köyümüzde açılmıştı. İlave okul binası, pansiyon binası, 5 adet öğretmen lojmanı ve 2 adet iş atölyesi (marangozluk ve demircilik) imece usulüyle köylü tarafından yapılmıştır. Benim çocukluğumda gerçekleşen bu uygulamadan kimsenin sızlandığını hatırlamıyorum.

Binalar bitince köyün muhtarı olarak babam köylü adına Kütahya Valisi’nin yazılı takdirnamesi ile ödüllendirilmişti. Eğitimin başlangıcında da Vali hazır bulunmuş ve eğitime verilen önemi göstermişti.

OKUMA-YAZMA KURSLARI

Başta köyler olmak üzere bütün Türkiye’ de okuma-yazma seferberliği başlatılmıştır. Her yaş grubundan insanlar açılan kurslara katılmışlardır. Bizim köyde de çocukları ve torunları ile birlikte okuma -yazma öğrenmek isteyen yakınlarımızı hatırlıyorum. Bu uygulamadan en çok en çok asker mektubu yazıp-okumaktan usananlar memnun olmuşlardı.

Genel bir değerlendirme yapmak gerekirse günümüzde okullarda öğretim ve eğitim dengesi var mıdır? Çocuklarımız hem kendilerini mutlu edecek hem de topluma yararlı birer birey olarak yetişebiliyor mu?

Cevabını herkes kendisi versin!

Atatürk Orman Çiftliği                                                                                                                     

1950 yılında Ankara Tapu-Kadastro Meslek Lisesi’nde öğrenime başladım. Bu tarih itibarıyla Atatürk Orman Çiftliği’nin durumu şöyleydi:

Yenimahalle yönünden, İstanbul yolundan sola sapıldığında çiftliğe girilebiliyordu. Yol ile çiftlik arasında Hatip Çayı vardı. Çiftliğe girişte sol tarafta sebze bahçeleri, bunların arkasında da arpa, yulaf gibi ürünlerin üretildiği tarlalar vardı.

Çiftliğe girişte sağ tarafta inek, Ankara Keçisi, Ankara Tavşanı, koyun, at vb. hayvan ahırları yer alıyordu. Ahırların arka tarafında hayvanların rahatça gezinebildikleri boş alanlar bulunuyordu. Bu bölüm sonradan başka hayvanların ilavesi ile hayvanat bahçesine dönüştürüldü.

Yola devam edilince demiryoluna ulaşılıyordu. Demiryolunu geçince sağ tarafta İstasyon Binası, bunun arkasında da Tekel Fabrikası -Sonradan likör bölümü eklendi.-  bulunuyordu. İstasyon Binası’nın sol tarafında bir büfe ve bir dükkan bulunuyordu. Dükkanda çiftlikte üretilen ürünler satılıyordu. Dükkanın arkasında da şimdiki kafeler tarzında bir büfe vardı. Çay, kahve içilip satılan yiyeceklerden alınıp yenebiliyordu.

Fabrikaların ve dükkanların arkasında tavuk kümesleri, civciv kümesleri, kuluçka evi, yem üretim ve saklama depoları, çiçek tarhları bulunuyordu. Burada üretilen civcivler üretici köylülere, çiçekler ve yumurtalar da çiftlik büfesinde satılırdı.

İstasyonun karşısındaki Merkez Lokantası ise son derece lükstü. Çoğu davetler burada düzenlenirdi.

Çiçek tarlalarının bitiminde yol ikiye ayrılır; sola giden Beşevler yönüne sağa giden de çiftliğin kuru tarım yapılan bölgesine giderdi. Bu kavşağın üst kısmı (güneyi) küçük bir tepeydi. Tepenin üstünde Marmara Köşkü olarak bilinen bir bina vardı. Köşkün önünde çok güzel bir bahçe ve küçük bir yüzme havuzu vardı. Bu alan bir süre halka açıktı, bir dönem de MİT tarafından kullanıldı.

Tepenin etekleri ve tarım alanlarının uygun yerleri ağaçlandırılmıştı. Akasya, at kestanesi ve şimdi Devlet Mezarlığı olarak kullanılan alan ise çam ağaçlarıyla kaplıydı. İlkbahardan itibaren Ankaralıların çok rağbet ettiği piknik alanları olarak kullanılırdı.

Görüldüğü gibi halkın da yararlandığı çok amaçlı bir çiftlik olarak düzenlenmişti.

Halkın yararlanmasının ölçüsünü belirtmek amacıyla şöyle bir hikaye anlatabilirim; “1951 yılı 1 Mayıs Bahar Bayramı’nı kutlamak için 5-6 arkadaş çiftliğe gittik ve bir ağacın altına oturup çiftlik büfesinden aldığımız yiyeceklerimizi yemeye ve biralarımızı yudumlamaya başladık. 3-4 metre yakınımızda bulunan ağaçların altında da aileler piknik yapıyorlardı. Derken şair arkadaşımız Sabit Yanık hüzünlendi ve ayağa kalkıp bir şiir (Turan Taner’in Hümeyra adlı şiirini) okumaya başladı. Saat ikiyi vurduğunda ben artık sarhoş olmuştum, -Resmini, o öpülesi resmini çıkarıp baktım ama kimse görmedi, yemin ederim karanlıkta ben bile görmedim…- sağımı solumu bilemez haldeydim. Şiiri bitiremeden Sabit’in sesi kısıldı ve hüngür hüngür ağlamaya başladı. Aklından, bütün okulun gizliden gizliye (en çokta Sabit’in) aşık olduğu TED Koleji’nde okuyan komşu kızının geçtiğini biliyorduk. Komşu piknikçilerden büyük bir alkış koptu. O zaman duygular paylaşılabiliyormuş. Gelip Sabit’i teselli ettiler. Bizlere börek, kurabiye, çay ikram ettiler. Hey gidi güzel günler!”

Atatürk bu kır alanı çok fonksiyonel bir çiftlik alanına dönüştürmüş ve ölmeden önce hazineye hibe etmişti.

Sonraki yıllarda neler oldu?

Önce Marmara Köşkü’nün önüne bir iş adamına otel yapma izni verildi. Ruhsuz bir bina dikildi. 12 Eylül İhtilali’nde bir kısmı Jandarma büyük bir kısmı da Gazi Orduevi olarak kullanılmaya başlandı. Sonrasında çiftliğin ormanını korumak üzere görevlendirilen Orman Teşkilatı Hizmet Binaları ve lojmanlar işgal kervanına katıldı. Çiftliğin en güzel yeri Devlet Mezarlığı olarak düzenlendi ve en sonra da Cumhurbaşkanlığı Külliyesi yapıldı.

Gelelim işin esasına;

Tapu Kadastro Okulu’nda bize Medeni Hukuk dersi veren hocamız Prof. Dr. Hüseyin Cahit Oğuzoğlu (A.Ü. 5. Rektörü, Siyasal Bilgiler ve Hukuk Fakülteleri’nin unutulmaz hocası) Medeni Kanun’un 1. maddesini (kanunlar lafzı ve ruhu ile bir bütündür ilkesini) ezberleterek bu kuralın bütün hukuki uygulamalarda da geçerli olduğunu unutmamamızı öğütlemişti.

Öte yandan Atatürk döneminde 1933 yılında Ahmet Hamdi Akseki (Atatürk isteği üzerine Kuran tebşirini yazan Din Bilgini, 3. Diyanet İşleri Başkanı) tarafından imam ve hatipler için ders notu olarak hazırlanan “İslam Dini- İslam İtikat ve İbadeti” adlı kitabındaki 4. ders başlıklı bölümde Kuran’ın lafzı ve ruhu ile bir bütün olduğu, bu nedenle beşeri ilişkilerin bütününü kapsayabildiğini vurgulamıştır.

Şimdi soralım;

Atatürk bu alanı örnek olarak düzenleyip hazineye bağışladıktan sonraki gelişmeler bağışın ruhuna uygun oldu mu?

Plan-Pilav Hikayesi

 1962 yılında 1. Beş Yıllık Kalkınma Planı’nın hazırlık çalışmaları, bakanlıkların temsilcilerinin de katıldığı toplantı DPT Müsteşarı Memduh Aytür’ün açılış konuşması ile başladı.

Aytür konuşmasında; Osmanlı’nın 1854 yılında almaya başladığı ilk dış borcun 1881 yılında nasıl Düyun-u Umumiye aşamasına geldiğini, 1. Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı’ndaki ekonomik durumumuzu açıkladıktan sonra 1923-1950 döneminde uygulanan devletçi ama planlı ekonomik programın başarılarını (1950’lerin ortasında Türkiye’nin dış borç toplamı 775 milyon lira olup bunun büyük bölümü 1948 yılında yürürlüğe giren Marshall Planı ile alınan askeri kredilerdi.),  1950-1960 döneminde liberal ekonomiye geçişle birlikte uygulanan popülist programlar nedeniyle yaşanan sıkıntıları özetledi. Sonuç olarak sorunun sistemlerden değil plansız, programsız uygulamalardan kaynaklandığını söyledi.

DPT’nin kuruluşu ile birlikte yeni bir döneme girildiğini, artık ekonomik uygulamalarda Kalkınma Planları’nın esas alınacağını açıkladı. Hedefin; ülke kaynaklarını rasyonel şekilde kullanmak, sektörlerin eş güdümlü ve en verimli şekilde gelişmesini sağlamak, bölgeler arası kalkınmışlık farklılıklarını gidermek olduğunu ve böylece dengeli bir kalkınma modeli uygulamayı öngördüklerini söyledi.

Gerçekten de 1. Beş Yıllık Kalkınma Planı bu ilkeler doğrultusunda hazırlanmıştır. Hemen Bölge Planlama çalışmalarına başlanmış ve yıllık uygulama programları plan hedeflerine uyumlu şekilde hazırlanmıştı. Artık bütçede ödenekler plan ve programlara uygun olarak konuluyor ve uygulamalar titizlikle yapılıyordu. Böylelikle 1963 ve 1964 bütçe uygulamalarında yüzde 90 dolayında gerçekleşme sağlanmıştır.

1964 yılında TBMM bütçe-plan komisyonunda bütçe müzakerelerinin yapıldığı günlerde (biz I.İ.B.’lığının bütçesine sıra gelmesini beklemekteyken) AP’li bir milletvekili ısrarla kendi seçim bölgesinde bir yatırım için ödenek ayrılmasını talep ederek, programda yer almadığı için itiraz eden DPT yetkilisi ile tartışmaya başladı. Siz ne diyorsunuz “Millet plan değil pilav istiyor.” diye bağırdı. Kimse bu beş kelimelik ibarenin Türkiye’nin kaderini değiştirebileceğini düşünemezdi ama öyle oldu.

Bu ifadenin ilk defa AP Genel Başkanı Süleyman Demirel tarafından söylendiği rivayet edilir. İlk defa kimin söylediği önemli değil. Bu söz 1965 seçimlerinde popülist söylemlerin en başına alınarak slogan olarak kullanılmış ve AP’nin tek başına iktidar olmasında rol oynamıştır.

Artık DPT için hiç bir şey eskisi gibi olmayacaktı. Kısa bir süre sonra bölge planlama çalışmaları durdurulmuş, kalkınma plan ve programlarında popülizm rasyonalizmin yerini almaya başlamıştır.

Zühtü Önder
Yönetim Kurulu Üyesi
Rosenberg & Parker Türkiye